Anasayfa / Ev-Dekorasyon / 3. Bölüm

3. Bölüm

Bölüm 3 | Kalem

İstanbul… Trafiğe kurban şehir. En dar sokaklarında dahi insanı çıldırtacak derecede olabilen yegâne şey. Bir de hava sıcak ise insana çile üstüne çile çektiren şehir. Yine de vazgeçilemeyen muamma. Kimine sevgili kimine dost… Yar, yaren… İstanbul…

Trafiğe yakalanmanın kaybettirdiği zamanla Kadıköy’e ulaştı İshak. Çalıştığı şirketin otoparkına giriş yaptı. Aracıyla kapıdan geçerken garip bir sesle kapı kapandı.

Mengene YAPI.

İshak’ın iki yıl boyunca çalıştığı şirketti. Bu şirkette acemiliğini atmış, bu şirkette usta olma yolunda hedefleri olmuştu. Mimarlık sevdikten sonrası için zevkli bir yoldu ona göre. Farklı olmayı sevdiği için seçmişti bu bölümü İshak. Bir yerlere bir şey yerleştirmek ve diğerlerinden farklı şekillerde yapmak. Hayal gücünü severdi, hayallerini severdi. Birçok not defteri vardı bu yüzden. Hayallerini inşa ettiği.

Otoparkta aracını park eden İshak, kontağı kapattı. Anahtarı çıkardı, çantasını aldı, aracından çıktı, kilitledi. Birde kontrol etti. Yukarı kata çıkan merdivenlere yöneldi.

Mengene Yapı’nın çalışanları yavaş yavaş doldurmaya başlamıştı şirketi. Bir yerlerden telefon sesleri geliyor, insanlar tekli ikili gruplar halinde konuşuyor çalışmaya hazırlanıyorlardı. Ana kapı açıldı, koltuğunun altına sıkıştırdığı evraklarıyla içeri düşer gibi girdi. Hızla doğruldu. Bir an şirkettekiler ona bakıp tekrar işlerine devam ettiler. Omuzlarını silkti, evraklarını eline aldı, ciddi bir tavır takınarak dimdik yürümeye başladı.

İshak merdivenlerin başına geldiğinde ana kapıdan giriş yapan Kerim’i gördü. Duraksadı hafiften gülümsedi. Bugün ne yapacaktı arkadaşı. Hızla doğrulup sonra yüzüne koyduğu yapmacık ciddiyet içten bir kahkaha attırdı İshak’a. Adımlarını hareketlendirip asansöre girmekte olan arkadaşına yetişti.

-Bugün pek ciddi gördüm sizi Kerim Bey.

-Olacak şey mi bendeniz hep ciddiyim İshak Bey.

-Bilmez miyim efendim, bilmez miyim?

Asansör kapısı kapanırken ikisi de gülümsedi. Kerim'in yaramaz göz kırpışı, İshak’ı güldürürken asansör 3. Kata çıkmaya başladı. Birinci katta duran asansörün kapısı açıldı. İçeriyi ağır bir parfüm kokusu doldurmaya başladı. Siyah topuklu ayakkabılar asansöre adımını attı. İkisine de gülümsedi. Ama gülümsemesinin ne denli yapmacık olduğu da bir o kadar sırıtıyordu yüzünde. Dizlerinin üzerinde biten vücudunu saran elbisesiyle yavaşça döndü.

-İyi günler beyler.

-İyi günler Sude Hanım.

Sude Balyemez. İshak’tan bir yıl önce Mengene Yapı’da işe başlamıştı. İşteki becerisi yeteneğinden çok görüntüsünde saklı bir kadındı. Ve bunu kullanmaktan kaçındığı pek söylenemezdi. İstediğini elde etmek için her türlü yolu denemeye hazırdı. Şirketi avucunun içi gibi biliyor, kimin nerde hatası var nerde eksiği var haberi oluyordu. Bu yüzden saygı duyulurdu. Korkudan.

İshak işe başladığında da kendisiyle çok ilgilenmişti. Attığı her adımı takip ediyor bir ihtiyacı olduğunda yanında oluyordu. Fakat İshak’a gösterdiği ilgi şirketteki diğer çalışanlara gösterdiğinden biraz daha farklıydı. İshak’ı gördüğü günden bu yana onu kazanabilmek için elinden geleni yapmayı aklına koymuştu.

Ancak İshak’ı kazanmak düşündüğü kadar kolay değildi. Kaçan kovalanır düsturundandır ki İshak ondan kaçtıkça o İshak’ı kovalamak isteği duymuştu. Yine bu çabalarından birinin olduğu bir gün;

İshak odasında yeni aldığı projesi üzerinde çalışırken kapı tıklatıldı. İshak çalışmasına o kadar dalmıştı ki duymadı. Bir daha ve bir daha. Kapı açıldı hafifçe. İshak irkildi, kapıya döndü:

-Ah korkuttum mu? Çaldım kapıyı ama cevap vermeyince.

-Sorun değil Sude Hanım, buyurun?

Soru dolu bakışlarla içeri davet etti Sude Hanım’ı İshak. Adımını attı ve yavaşça içeri girdi. Kapıyı arkasında bırakarak örttü usulca.

-İshak! Sana söylemek istediğim bir şey var.

Resmiyetin kalktığını gören İshak huzursuz hissetti kendini. Bekledi. Sude Hanım kapının kilit düğmesini ittirdi parmağıyla. İshak bunu fark etmedi. İshak’a doğru yaklaşırken;

-Biliyorsun İshak, bir yıldır seni izliyorum. Bunun farkındasın da. Aramızdaki Bey, Hanım resmiyetinin kalkmasını istiyorum. Samimiyetimizin artması gerektiğini düşünüyorum. Artık.

İshak yaklaşan kadının ne yapmaya çalıştığını anlayınca oturduğu sandalyesinde ayağa kalktı hızla. Sude Hanım konuşmasına fırsat vermeden tutundu İshak’a. Ne yapacağını şaşıran İshak geriledi, burnunun dibindeki kadına öfkeyle baktı. Ve olanlar oldu.

İshak ne zaman elini kaldırdı, ne zaman indirdi farkına bile varmadı. Sude Hanım yediği tokadın şokuyla geriledi.

-Kadınlara el kaldırmam. Ancak sizin nasıl bir kadın olduğunuzdan şüpheliyim. Odamı derhal terk edin. Daha kötü şeylere sebep olmak istemiyorum. Bir daha aynı tavırlarda bulunacak olursanız bu kadar yumuşak davranmayacağımdan emin olabilirsiniz. DERHAL!

Sude Hanım eli yanağında öylece bekledi. Tek kelime etmeden. Gözlerinden aklından ne geçirdiği anlaşılmıyordu. İshak hareket etmeyen kadını görünce daha da sinirlendi. Kapıya yöneldi, açmaya çalıştı. Kilitli olduğunu görünce, fırlayan siniriyle kapıya bir yumru indirdi. Zorlanarak açtı kapıyı. Hareket etmeden bekleyen kadını kolundan asıldığı gibi kapıdan çıkardı. Ve kapıyı şiddetle çarptı arkasından. Kadını tutan elini üzerine sildi yavaşça. Kadının ona olan yaklaşımından hep rahatsız olmuştu. Şimdiye kadar sabretmiş, sesini çıkaramamıştı. Kadın haddini aştı artık diye düşünerek sakinleşmeye çabaladı. Masasına geri döndü. Koltuğuna oturup derin bir nefes aldı. Projesine baktı, artık yoğunlaşamazdı da. Telefonuna uzandı Kerim’in numarasını buldu rehberden ve arama tuşuna bastı.

Dışarı atıldıktan sonra Sude Hanım kendine gelmeye başladı. Yaşadığı gurur kırıklığı, yediği tokadın acısı , sızlayan yanağı. Gözüne dolan damlaları tuttu bir süre. Yutkundu. Hala kapısının önünde durduğunu fark etti. Etrafına bakındı. Kimsecikler yoktu. Odasına doğru yöneldi. Biraz önce sızlayan yanağını tutan eli yumruk olmuş savruluyordu yanında. Hırsla öfkeyle açtı odasının kapısını. Ve şiddetle kapattı.

Koridor da kimse kalmamıştı.

O günden sonra Sude Hanım için düşman cephedeydiler İshak’la. Sevgisini hırsa, aşkını nefrete dönüştürdü zamanla Sude Hanım. İshak başına ne denli büyük bir bela aldığının farkında değildi.

Asansör İkinci katta durdu. Binen olmadı. Üçüncü katta durdu. Sude hanım kenara çekildi.

-Buyurun beyler.

-Teşekkürler.

Önce İshak çıktı asansörden. Sude Hanım’ın keskin bakışlarının kesiklerini yediğinin farkında olarak. Yüzü oldukça ciddi, gülümsemeden. Kerim asansörü terk ettiğinde asansör dördüncü kata çıkmak için tekrar harekete geçti.

-Allah’ım sabır.

-Aman be İshak, boş ver üstat.

-Üstat? Hayırdır Kerim edebiyata mı özendin?

-Biz edebiyattan ne anlarız. Sen benim üst’ümsün ya hani ben senin alt elemanınım ya hani. Üstalt diyorum da kısalttım. Seni beni mi var.

Kerim kolunu arkadaşının omzuna attı. Yaylanarak yürümeye başladı, İshak’ta onunla beraber.

-Boş konuştuğunun farkında olduğunu düşünüyorum.

-Eyvallah kardeşim, böyle olduk demek şimdi.

-Senden adam olursa benden de olur Kerim.

-Sen adam gibi adamsın, demek ki ben daha kral adamım. Eyvallah üstat…

Arkadaşının umursamazlığına güldü. Kerimin odasının önüne geldiklerinde Kerim kolunu çekti arkadaşının omzundan, önüne döndürdü. Ceketini gömleğini düzeltip, bir yandan da yalandan akan gözyaşlarını siler gibi yaptı. İshak “Hey Allah’ım” diyerek iteledi Kerim’i…

-Bulduğun her fırsatta dalga yap sen.

Gülerek Kerim’in odasının karşısındaki odasına yöneldi.

Kerim yalandan mendili çıkararak burnunu sildi.

-Güle güle aslan evladım.

Sude Hanım’la olan olayı bildiğinden yakaladığı her anda İshak’ı odasına gönderirken gözyaşlarına boğulurdu, annesi rolüne bürünürdü Kerim. İshak odasına girerken Kerim’in şen bir kahkahayla kapısını kapatmasını duydu.

-Ah ah! Vermeyecektim eline kozu.

Mırıldandı. Ama neşesi de yerine gelmişti hani. Masasına ilerledi. Not var mı diye bakındı. Telefona uzanıp bir çay istedi odasına. Kollarını esnetip koltuğuna oturdu. Notlarını almaya başladı. Biraz sonra çayı geldi. Bir yudum aldı, telefonunun mesaj sesini duydu.

Gön: Kerim
                  “Sık sık mektup yaz emi evladım…”

İshak, dişlerini ortaya çıkartan bir gülümsemeyle geri cevap yazdı.

   Yanıtla:    
                 “ Mektupların neyli olsun Kerim? Tek tek ellerimle yedireceğim de…”

Cevap hemen geldi.

Gön: Kerim
                  “En acılısından olsun kardeşim. (Sırıtma ifadesi)”

İshak “sen görürsün” diyerek telefonunu bıraktı köşesine. Yüzünde Kerim’den kalma gülümsemeyle döndü notlarına.

Siyah saçlı, uzun dinamik yüz, mavi gözlerle kendisine bakan kendisini izledi odasında Kerim. Fotoğrafını aldı eline sildi. Evrakları masasının üzerinde, diğer köşede beklemekte duran çizimler. Basket potası şeklinde ki, odada sırıtan çöp kutusu. Çöp kutusunun yanında isabet ettiremeyip yeri boylayan bir iki parça kâğıt.

Ayaklarını masanın köşesine uzatıp üst üste yerleştirdi. Fotoğrafını da koydu masasında uzanabildiği en uzak mesafeye. Yeni gönderilmiş olan dosyaları incelemek için bir tanesini seçti masasının üzerinden. Gözlüklerini çıkardı kutusundan, taktı. Geriye yaslandı koltuğunda. Dosyayı kucağına yerleştirip okumaya başladı.

Dördüncü kata çıkan Sude Hanım. Koridorda salınarak ilerledi. Koridorun en sonundaki odanın kapısını çaldı. Kalın bir ses :

-İçeri gelebilirsiniz.

Kapıyı açtı odaya adımını attı. Sude Hanım’ı görünce içerideki adamın gözleri parladı.

-Günaydınlar Sude Hanım.

Yüzüne yakışmayan bir gülümsemeyle… Sude Hanım hafifçe gülümsedi.

-Günaydın Barbaros Bey.

Sude Hanım masaya ilerledi. Avucunda duran küçük not kâğıdını masaya bıraktı. Dudaklarını geren bir gülümsemeyle Barbaros Bey’e baktı. Notu açtı Barbaros Bey. Yazanları görünce, gözleri hinlikle biraz daha parladı. Yüzüne yavaş yavaş bir sırıtma yayıldı.

-Harikasınız Sude Hanım.

-Her zaman Barbaros Bey. Müsaadenizi alayım şimdi, işler bizleri bekliyor.

Başıyla hafifçe selam verdi Sude Hanım. Barbaros “müsaade sizindir” gibisinden selamı karşıladı başıyla. Sude hanım geri döndü, Barbaros Bey O’nun kapıdan çıkışını izledi. Elindeki not kâğıdına baktı bir kez daha.

-Vay vay vay! İshak Bey, düştünüz elime. Bakalım şimdi ne yapacaksınız.

Keyifli bir kahkaha savurdu Barbaros Bey. Arkasına yaslandı koltuğunda. Defalarca elindeki nota bakarak… Beynindeki çarkların gıcırtısı ruhuna işlerken…

Barbaros Sert.

Sude Hanım’la aynı dönemin çalışanlarından. Mizacıda soyadı kadar sert olan Barbaros Bey, bir tanıdığı vasıtasıyla girmeyi başarabilmiştir Mengen Yapı’ya. Çok fazla bir çalışması olmamasına rağmen üst düzeyde göreve başlamıştır. İnsanları küçük gören yapısı yüzünden şirketin sevilmeyen en üst düzey elmanı unvanına sahiptir. Köşeli çenesi, çekik gözleri ve açık alnıyla verdiği görüntüde heybet ve korku katmıştır mizacına.

İshak’a karşı küçümsemekten ziyade daha hırslı bir tutumu vardır Barbaros Bey’in. İshak geldiği günden bu yana başarılı çalışmalar yapmıştır. Ve Barbaros Bey için en büyük tehlikeyi oluşturmaktadır. Mevkisini kaybetme tehlikesi. Bu korkuyla yaşayan Barbaros Bey İshak’ın çalışmalarını baltalamak için elinden geleni ardına koymamaktadır bu yüzden.

Sude Hanım ve Barbaros Bey.

İshak’a karşı aralarında kurdukları ittifakın sonucu oluşan arkadaşlık. Hırs, gurur, öfke… Ve kıskançlık… Bu duyguların bir araya getirdiği ilişki ne kadar sağlıklı olabilirse onların arkadaşlığı da o kadar sağlıklıydı.
 

İş dünyası. Rekabet. Hırs.

Şeytan üçgeniydi… Hayatta kalmak için çabalayan insanlar, başkalarının sırtından geçinmeye çalışanlar, hayatta kalmaya çabalayanların hayatına son vermek isteyenler. Emeğin değerini bilenler ve bilmeyenler. Kendi fikrini desteklemeyeni kendinden saymayanlar, karşılıksız yürümeyen işler komedyası.

Nefis. Şeytanın yongası. İçine girdiği zaman hırs’ı körükleyen kamçı. Ve canı yandıkça daha çok hırslanan, nefislerine duydukları öfkeyi diğer insanlarda kullanmaya çalışan insanların çabası.

Birbirini ezmek üzerine kurulu senaryoların içinde masumluk madalyasını taşıyan birkaç kişi. Böyle kişilerin çoktur iş dünyasında hikayesi. Rekabetin başında sonunda ortasında… Birileri birilerini geçmeye çalışırken, muhakkak çöker kalır birisi…

Hayatın cilvesi, edasını savururken bacasından şirketlerin, bu dünyadan uzakta Karanfil Sokağının , Karanfil Apartmanı’nın birinci katında çalan telefonun sesi ortalığı şenlendirdi.

Selma, uzun uzun çalan telefonunu aradı.

-Selim, nereye koydun telefonumu, ben sana aldığın yere koy demedim mi kaç kez?

Odasında bilgisayarında oyun oynayan Selim içeri seslendi.

-Ben almadım abla…

Selma koltuk minderlerinin altlarına baktı. Yastıkların arkalarına baktı. Yok. Sonra gözü Selim'in terliklerine ilişti. İşte oradaydı. Uzun uzun çalıp da bulunamayınca sessiz kalan telefonu... Selim'in sağ terliğinin içinde. Eline terliği ve telefonu kaptığı gibi Selim’in odasına yöneldi.

-Demek sen almadın beyefendi. Madem almadın senin bak altını çiziyorum senin terliğinin içinde ne işi vardı söyler misin bana.

Selim sırıtarak baktı ablasına.

-Kendisi girmiştir abla. Telefonuna sor.

-Bir de dalga geçiyor ablasıyla gel buraya.

Elindeki terlikle üzerine gitti Selim’in. Selim geriye çekilirken bir yandan da oyununa devam etti.

-Ya ya abla ya. Yanacağım şimdi. Of! Bak gördün mü bitti sürem. Hep senin yüzünden.

Terliği hafifçe dokundurdu Selma Selim’in bacağına. Bir yandan gülerek.

-Ablayla dalga geçersen böyle olur. Oh olsun sana.

Selim oyununu yeniden başlatarak cevap vermedi ablasına. Devam etti kaldığı yerden. Selma “Hey Allah’ım” diyerek ellerini iki yana açtı. Telefonuna bakarak diğer odasına yürüdü.

Buz mavisi duvarlar. Bir çalışma masası. Beyaz, üzerinde pembe çiçekleriyle bezenmiş örtüsüyle tek kişilik bir yatak. Yatağın yanındaki komodinin üzerinde aile fotoğrafları. Yatağın karşısındaki duvarda henüz tamamlanmamış bir resim. Diğer köşede giysi dolabı… Hemen yanında tıklım tıkış kitaplarla dolu minik bir kütüphane… Kütüphanenin ortasında çeşitli güzellikte cam nesneler. Sürahi ve bardaklar, minik minik objeler.

Yatağın üzerinde açık duran bir dizüstü bilgisayar. Yanında karalamalarla dolu bir defter. Ve renkli kalemler…

Sadeliği severdi Selma. Ve beyazı…

Yatağının üzerine oturdu. Mesaj’larına girdi.

Gön: Gülçin:
                 “Dışarı çıkalım mı, işin yoksa?”

Cevapladı.

Yanıtla: 
                “Hım. Tamam nereye gideceğiz.?”

Bir süre sonra yanıt geldi.

Gön : Gülçin:
                  “Seni daha önce götürmediğim bir yer. (Gülümseme ifadesi)”

Yanıtla :
            “ Yarım saat sonra bize gel çıkarız hemen, inşallah.”

Cevap olarak bir çağrı bıraktı Gülçin. Selma annesine Gülçin’le çıkacağını söyleyip hazırlanmaya başladı.

Gülçin Çakmak.

Selma’nın üst komşusuydu. Geldikleri dönem en çok o yardımcı olmuştu Selma’ya. İstanbul’da çoğu yere beraber gidiyorlar, ne nerededir beraber keşfediyorlardı. Gülçin bir arkadaş bulduğu için seviniyor, Selma onun sevincine seviniyordu. Böylesi bir arkadaşı bu kadar kısa sürede bulabildiği için Allah’a şükrediyordu. Halkla ilişkiler mezunuydu Gülçin. Çok iyi ilişkiler kurarım halkla ben diye takılırdı sık sık hem kendinde hem Selma’ya. Kendisiyle barışık bir insandı.

Kapının zili çaldı. Pardösüsünün düğmelerini ilkleyen Selma kapıya koşturdu. Gülçin Onu bekliyordu. Selma çok sevdiği gri çizgili çantasını kaptığı gibi ayakkabılarını geçirdi ayağına. Gülçin’e sarıldı. İçeriye döndü sonra.

-Annem! Çıkıyorum ben Allah’a emanet ol.

Neriman Hanım mutfaktan başını uzatıp:

-Sende annem, çok geç kalma bir tanem.

-Tamam inşallah.

Kapıyı çekti Selma. Gülçin’le beraber merdivenlere yöneldiler.

-Bugün ki istikamet neresi, sayın seyyah.

-Hedefimiz Kadıköy. İleri!

Gülüştüler hafifçe. Gülçin dün neler yaptığını anlatırken beraberce çıktılar apartmandan. Karanfil Sokağı boyunca yürüdüler. Işıkları geçerken durağın önüne geldiler. İlk gelen minibüsle Kadıköy’e doğru yola çıktılar.

İstanbul’un en çok sevmediği yönlerinden biriydi minibüsler, Selma için. O kadar tıkış tıkış dolduruyordu ki şoförler. Selma bu yaz sıcağında yürümeyi tercih ederdi onlara çoğu zaman. Yine ağzına kadar dolu bir minibüsün içinde yine bir yerlere gidiyordu şimdi.

Minibüs ana yola çıkarken, arabalar vızır vızır geçip gidiyordu yanından. Herkes bir yerlere gitme telaşında, bir yerlere ulaşma çabasındaydı. Gökyüzünde mavilik hüküm sürerken bulutlar pamuk pamuk kayıyordu. Arada bir görünen kuşlar İstanbul’a kanat çırpıyor, İstanbul onları kucaklıyordu.

Güneş bulutların arasından göz kırpıp, ışıklarını gönderdi Mengene Yapı’nın üçüncü katına. Camdan giren ışıklar masadaki metal kaplı saate çarpıp gözlerini kamaştırdı İshak’ın. Gözlerini ovuşturdu sağ elinin tersiyle, elinde o çok sevdiği siyah kalemi… Saati eğdi hafifçe.

12: 30

-O! Ne çabuk geçmiş vakit.

Şirket tüm hızıyla çalışmasına devam ederken bu saat mola vaktinin geldiğini haber etti. İshak kaleminin kapağını kapattı. Dosyalarını toparladı çekmecesine yerleştirdi. Kalemini ceketinin cebine koyup ayağa kalktı. Odasından çıkıp kerimin odasının kapısını çaldı. İçeriden ses gelmedi. Bir kez daha tıklattı. Yine ses gelmedi. Kapıyı açtı içeri başını uzattı, bacaklarını masasının köşesine uzatmış, kucağında dosya, başı koltuğunda geriye yatmış, hafif açık ağızla uyuyan kerimi gördü.

-Oho! Biz burada çalışalım beyefendi keyif yapsın.

Kapıdan içeri girdi. Çöp kutusunun yanında yerde yatan kağıtları topladı kutunun içine attı.

-Pasaklı.

Masaya yaklaştı. Sesini kalınlaştırarak.

-Kerim Bey, bu ne hal!

Kerim korkuyla zıpladı yerinde. Elindeki dosya yere düştü. Bacaklarını hemen indirip  ayağa fırladı.

-Buyurun Taner Bey.

Odaya bakındı mahmur mahmur. İshak’tan başka kimseyi göremeyince, arkadaşının oyununa geldiğini anladı.

-Eh be İshak! Alacağın olsun kardeşim. Düşmana bile yapılmaz böyle şaka.

-Müdür geldi sandın değil mi. İş ahlakı evladım iş. Bir de utanmadan uzatmışsın bacakları bildiğin keyif yapıyorsun.

-Gel kardeşim, birlikte yapalım. Ayıp ettin!

-Hadi hadi uykudan yeni uyandın ya ne dediğinin farkında değilsin. Öğle oldu, hadi bir şeyler içeriz hem de temiz hava alırız.

-Kardeşine bir güzellik yapacaksın yani.

-Tamam tamam hadi, ben ısmarlayacağım.

Kerim “evet işte bu kadar” diyerek başparmağını kaldırdı. İshak arkadaşının yedi yirmi dört muzur haline gülerek kapıyı açtı. Beraber çıktılar. Asansöre binip zemin kata indiler. Dışarı çıktıklarında İshak derince bir nefes aldı.

-Her zamanki çayhanemize gidiyoruz değil mi?

Kerim başını salladı.

-Bugün Gülçin de gelecek. Bir arkadaşını getireceğinden bahsediyordu. Nasipse onunla da tanışacakmışız. İçmimarmış arkadaşı.

-Hım. İyi tanışalım bakalım.

Beraber ortak adımlarla yürümeye devam ettiler. On dakika sonra HANE ÇAY BAHÇESİ tabelasının altından geçip mekana girdiler. Kapının yakınındaki masaya oturdular. Daimi müşteri olduklarından müşterilerinin isteğini bilen garsonlar hemen servisi yaptılar. Kerim gazozunu yudumlarken, İshak çayının rengini kontrol etti.

-Fikrini ne zaman sunmayı planlıyorsun Taner Bey’e.

-Bilmiyorum. Ama en kısa zamanda söyleyeyim diye düşünüyorum. Malum Barbaros gibi bir dert var başımda. Kafayı benimle bozdu resmen.

-Derttoner gibisin abi. Nerde garip, nerde deli, nerde cins insan varsa çekiyorsun üzerine üzerine. Sayende önüm açılıyor. Tam gaz devam kardeşim.

İshak’ın attığı bakışlara sırıttı kerim.

-Bu projeyi kazanırsam gerçekten benim için ideal bir fırsat olacak. Kendi şirketimizi kurduğumda senide başmüdürüm yapacağım. Ona göre davran.

Kerim hemen toplanarak karşısında iki büklüm durdu. Gazozunu uzatarak:

-Buyur beyim, sen iç ben içmesem de olur.

İçten içe gülen İshak:

-Kerim bir gün ciddi olduğunu görecek miyim?

-Rüyanda her zaman görebilirsin kardeşim.

Güldüler beraberce.

Sıcak ortamıyla insanları kendisine bağlayan bir yerdi Hane. Bulunduğu yerden dolayı en çok çalışan sınıfına ortaklık ediyordu. Öğlen molalarında akın akın uğurluyordu müşterilerini.

-Gülçin gelmeyecek sanırım.

-Galiba.

Bahsi geçen Gülçin ve Selma sonunda ulaştılar Kadıköy’e. Durakta duran minibüsten indiler. Selma kendini dışarı attığında derince bir nefes aldı.

-Sen darda bırakma Ya Rab.

Güldü Gülçin. “Âmin” diyerek. Yürümeye başladılar.

-Bugün seni mimar iki arkadaşla tanıştıracağım.

Olduğu yerde durdu Selma.

-Gülçin! Bahsetmedin daha önce. Baştan beri bunu düşünüyordun değil mi. Emrivakilerden hoşlanmam.

-Kötü bir amacım yok Selma. İkisi de çok iyi insanlar. Biri benim çocukluk arkadaşım. Sana iş bulma konusunda yardımcı olurlar belki.

Kafasında eğip tartan Selma. İstemeye istemeye de olsa. Tekrar yürümeye başladı.

Beş dakikalık mesafe vardı durakla Hane Çay Bahçesi arasında. Araçlar yolda geçmeye devam ediyor, insanlar Hane’ye giriyor, Hane’den çıkıyorlardı.

Kerim saatine baktı.

13: 15

-Abi kalkalım geç kalacağız.

-Haklısın.

İshak kasaya doğru giderken Kerim İshak’ın ceketini aldı eline. Ceketin cebindeki kalem düştü ses çıkarmadan yere. İshak geldi, ceketini aldı kerimden. Beraberce çıktılar. Kerim çıktıklarını belirten bir mesaj gönderdi Gülçin’e.

Beş dakika bir kaza için bir kurtuluş olabilirdi. Ölüm döşeğindeki hasta için  bir müjde olabilirdi beş dakika daha yaşam. Beş dakika da bir takım bir gol atabilir maçı kazanabilirdi. Beş dakika daha olsa bir öğrenci sınavında bir soru daha cevaplayabilirdi.

İshak ve Kerim’in çıkışından beş dakika sonra Gülçin ve Selma girdiler Hane Çay Bahçesi’ne. Gülçin etrafa bakındı kimseyi göremedi tanıdık. Telefonunu çıkartıp baktı. Kerim’den gelen mesajı gördü.

-Tüh ! Kaçırdık, işe yetişmek için çıkmışlar.

-Rabbim beni seviyor.

Gülümsedi Selma. Kapının yakınındaki masayı göstererek

-Burayı sevdim, gel oturalım.

Biraz önce Kerim ve İshak’ın dokunuşlarına tanık olan masayı tercih etmişti Selma. İkisi karşılıklı oturdular. Selma yanındaki sandalyeye çantasını bıraktı. Ağzı açık olan çanta yana yattı hafifçe.

Siparişlerini verdiler. Selma ortamı inceledi. Gülçin yorumunu bekliyordu. İkisinin de çayları geldi. Selma bir yudum alıp çayından:

-Temiz mekân, hoşuma gitti. Özellikle girişteki tabela. Çok şirin bir ev. İsmi de pek hoş. Hane. Çalışanlar için ev sıcaklığı gibidir şimdi burası.

-Tam üstüne bastın, kaldır ayağını.

-Neyin üstüne bastım?

Yere baktı Selma. Çantasının ağız tarafının açık olduğunu gördü. Tam kapatmak için uzanırken yerdeki kalemi gördü.

-Ah! Kalemim düşmüş.

Dikkat etmeden kalemi aldığı gibi çantasına koydu ve ağzını kapattı.

Gülçin’e döndü. Gülçin, arkadaşının saflığına gülümsedi.

-Seni seviyorum ben, iyi ki tanımışım.

-Hayrolsun bakalım. Nerden çıktı bu sevgi şimdi.

-Yok bir şey Selma’cım. Boş ver.

-Tamam bakalım, öyle olsun.

Biraz daha sohbet ettikten sonra Gülçin kasaya gidip hesabı ödedi. Bir saatin ne zaman geçtiğini anlayamadan kalktı ikisi de masadan.

Selma çantasını aldı.

-Bir vazgeçmedin şu çantadan.

-Babamın mezuniyet hediyesi. Vazgeçemem. Çokta güzel ayrıca… Kullanışlıda.

Gülümsedi Selma. Beraber çıktılar Hane’den.

İki hediye. İkisi de Mezuniyet hediyesi. İkisi de baba’dan.
İki kişi ikisi de birbirine eş mesleklerden.
İki dünya…

Şimdi gri çizgili bir çantanın içinde siyah bir kalem.
İki dünyanın kesiştiği dem işte bu dem.
 

3.bölümün sonu

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!